Bugun...


Janset Berzeg

facebook-paylas
YENİ GÜNAH KEÇİLERİ: VEGANLAR
Tarih: 03-09-2020 21:37:00 Güncelleme: 03-09-2020 21:52:00


Veganlık, Batı toplumunun sözlüğüne özellikle de son yirmi yılda herhangi bir başka kelime gibi yerleşmiş olsa da, bizim topraklarımızda (o da kısıtlı ve popüler kültür hakim ortamlarda) yeni yeni duyulmakta. Ömer Madra’yı saymazsak. O her şeyi ilk bilir. Kendisini iklim değişikliği konusundaki aktivistliği ile mi, araştırmacılığıyla mı, akademisyenliğiyle mi yoksa kainatın bütün seslerine açık bir radyo vizyonuyla mı öveceğimi bilemedim. Noam Chomsky ile yaptığı röportajı da unutamam, yeri gelmişken saygılarımı sunuyorum.

Herneyse, Vegan Derneği kurucusu Donald Watson, 1944 yılında hayvansal ürünlerin kullanımını tamamen reddeden vegan kelimesini literatüre kazandırmış yani tarihin o kadar da derinliklerine dayanmıyor vegan oluşumu. Kelimenin vejetaryen kelimesinden türetildiği sanılıyor. İdeolojik bir beslenme biçiminin ille de bir ismi olması gerekmiyor tabii ki, 1944 ten önce de vegan olan ancak olduğunu bilmeyenler kesinlikle vardı diye düşünüyorum.

Veganlık, kökeni mangal, kebap ve köfteye dayanan toplumumuzda da yayılmakta. Hayatına vegan olarak devam eden arkadaşlarımız yenebilir sınıfına koyduğumuz inek, koyun ve tavuk gibi hayvanların hak savunucuları. Bu hayvanların etlerinin sofralarımıza ulaşması için doğup, çok zalim şartlarda anlamsız ve kısa bir yaşam sürüp sonra da kesildikleri fabrika usulü hayvan çiftliklerinden de hiç hoşlanmıyorlar.

Dahası, doğal döngülerinden süt ve yumurta elde etmek için insan eli ve kontrolüyle uğradıkları insan zulmüne, hem de küresel ısınmaya dur diyorlar. Makul mü? Bence şahane.

Genetik araştırmalar, günümüz vahşi doğasında hiçbir fonksiyonu olmayan ineklerin tüm türlerinin tek bir hayvana dayandığını gösteriyor; yaban öküzü. Aynı şekilde koyunlar da yaban koyunu denilen bir türün evcilleştirilmiş ve çoğaltılmış hali. Yani insan ırkı İ.Ö. on bin yılı civarından itibaren inekleri ve koyunları aynı genetiği oynanmış tohumlar gibi değiştirmeye, evcilleştirmeye ve tutsak olarak almaya başlamış. Ataları günümüz vahşi doğasında fazlaca görülse de, evcil kesimlik domuzlar da buna dahil.

Yeni jenerasyon veganların büyük kısmı bu çiftlik hayvanlarına tesislerde yapılan muameleyi konu alan belgeselleri seyrettikten sonra vegan olmaya karar vermiş kişilerden oluşuyor.

ABDli okumuş etmiş arkadaşlarım var, çikolatalı sütün çikolata yemiş inekten sağıldığını zanneden… Bir tane de süpermarket dışında hiç alışveriş yapmamış olduğu için pazarda kuru bakliyat görünce “Janset, bu ne?” diyen olmuştu, dedim “fasulye, hani var ya sizde kahvaltıda yiyorsunuz soslu…”. “Biz bunu hep konserve alıyoruz hazır pişmiş oluyor” diyor. Bu kız üniversite mezunu ve kendi şirketi var yani kafada ciddi bir sorun olmaması lazım…

İşte doğa ile aramıza bu derecede set çekmiş gıda endüstrisi, buraya kadar tamam ama acaba konserve fasulye nereden geliyor diye sormayanlara ben gerçekten çok ama çok şaşıyorum. Ben çocukluğumdan beri biliyordum sığır etinin nereden geldiğini. Özrüm kabahatimden büyük…

Bilenle bilmeyen bir olmaz derler, sofra etlerinin şehirde yaşıyorsanız tekrar ediyorum şehirde yaşıyorsanız geldiği yer işte bu hayvanların ölüm tarlaları.

Bu da beni şimdiye kadar hiçbir vegan arkadaşımın cevaplayamadığı bir soruya götürüyor; hayvanların mutlu, özgür ve gezeleyen olduğu bir yerde yaşasaydın (ki ben öyle bir yerde yaşıyorum) veganlığa devam eder miydin?

Zor bir soru. İşin içinde vegan ideolojisi, azınlık olmanın getirdiği küçük topluluk bilinci ve sağlıklı, lif ağırlıklı beslenme gibi nedenler var. Ben mesela ideolojik vegan olsaydım, hayvanların gezeleyen olduğu yerlerde etimi peynirimi yer, fabrikasyon oldukları yerlerde ise yemezdim.

Bu durumda şehir veganlarının tezinde hiçbir açık yok. Hem hayvanlara verilen antibiyotikler, hem yaşam şartları (ona yaşam denebilirse) ve hem de küresel ısınma ve insan vücudunun bitki bazlı beslenmeyi daha iyi sindirmesi… Mantıklı.

Ama ben şehirde yaşamıyorum ve hiçbir hayvana zulüm etmiyorum. Ayrıca acil durumda kendini dikebilen bir Kafkasyalı olarak doğada aç kalsam yenilebilir bitki toplarım ama avlanırım da, doğamda var vahşilik (ama zulüm değil, zulüm çok farklı bir mefhum).

Zaten şu herkesin şefkat ve övgüyle izlediği Özgürlük Yolu (Into the Wild) filmine de bir anlam veremedim. İyi bir üniversite mezunu genç (üniversitede botanik değil tarih okuyor) vahşi doğaya gidiyor, cahil yani çünkü doğada hayatta kalmak süpermarketten alıveriş yapan jenerasyon için zaten imkansız. O yüzden bir belgesel seyredip vegan olanlara hem imreniyorum hem de mahcup hissediyorum. Ne kadar saf kalabilen insanlar var.

Zaten veganlara gıcık olanların derdi de işte tam olarak bu diye bir sosyolojik açıklama getiriyorum kendimce, hayvanlara yapılan zulme çanak tuttuğumuz için bize kendimizi kötü hissettiriyorlar. Onlar hayvan dostu biz hayvan düşmanıyız, çok fena insanlarız.

Bu yazının sonu nereye varacak, tez ve hipotez nerede diye düşünüyorsanız doğru yerdesiniz. Vegan oluşumunu kalben destekleyenlerden, damak paletinden ve belki eskiden sevdiği yiyeceklerden kendilerini birçok ulvi sebep uğruna mahrum bırakan kişilere saygı duyanlardanım.

Zaten nasıl her insan farklıysa, her vegan da farklı olabilir. Bir azınlığa dahil olma psikolojisiyle militan davranan, yemek davetlerinde kimse sormadan vegan olduğunu belirten, restoranlarda çıngar çıkartan ve ona buna “hayvan leşi yiyorsunuz” diyerek antipati toplayan arkadaşlar maalesef haklıyken haksız duruma düşenler, buna da üzülüyorum.

Bu kişilerin veganlığı değil acı çeken benliklerinin sesini duyurmak istediklerini, vegan hareketine de büyük zarar verdiklerini görüyorum.

Dünyanın en geçerli, en mantıklı, en insani ideolojilerinden biri olan veganlığa antipati oluşturduklarını üzülerek izliyorum.

Dahası bebek/çocuk vegan yetiştirilir mi? tartışmaları var… Bu konuda yıllarca araştırma ve gözlem yaptım, doktorlara sordum, söylenen şeyler hep benzer. Şayet bebeğe ya da çocuğa dışarıdan bir takım gıda takviyeleri verilirse bir problem oluşturmuyor. Bu da elit bir bebeğiniz, vitamin ve takviye alacak neredeyse uzmanlık düzeyinde beslenme bilgisi ve finansal kaynağınızın olmasını gerektiriyor.

Kendi ideolojiniz uğruna seçme şansı olmayan bir bebenin fizyolojisiyle oynamanız anlamına geliyor.

Yakın bir arkadaşım doğuştan vegan yetiştirilmiş ve hem glüten hem de diğer bir çok gıda maddesine alerjisi var, barsak toleransı çok düşük. Birkaç defa et yemeyi denemek istediğini ama vücudunun eti parçalayacak enzim üretmediği için yiyemediğini anlatmıştı. Otuzlu yaşlarında, anne babasını vegan yetiştirildiği için dava etti ve kazandı. Bunu da buraya Düşünen Adam heykeli olarak ekleyelim.

Sevgiyle, şefkatle kalalım… Kendimize ve Dünyamıza iyi bakalım.



Bu yazı 199 defa okunmuştur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
HABER ARA
HABER ARŞİVİ
ÇOK OKUNAN HABERLER
YUKARI