Bugun...



TEFRİKA/ 03 / EŞREF BEY / UÇAN ŞEYH (ŞEYH-İT TUYYUR)

"Millet aç iken laleler diktiniz, şimdi ise üç kuruşa muhtaç koskoca imparatorluğun kasası. Adam uçtu, diğeri füzeyi keşfetti sürgüne gönderdiniz. Bir kadın yetmedi kırkıyla da yetinmediniz..."

facebook-paylas
Güncelleme: 27-03-2020 23:31:49 Tarih: 22-03-2020 23:27

TEFRİKA/ 03 / EŞREF BEY / UÇAN ŞEYH (ŞEYH-İT TUYYUR)

TEFRİKA/ 03

EŞREF BEY
Uçan Şeyh (Şeyh-it Tuyyur)
Eşref Sencer Kuşçubaşı

Yazar:Jan Paçal

-----------

1. BÖLÜM
Fizan Sürgünü
Teşkilat ı Mahsusa'nın Kurulması

--------------

Üç adım ileri dört adım geri...

Tıkıldığ zindanda günler geçmek bilmediği gibi hayal alemine dalmaktan oralarda gezinmekten başka yapacak bir şeyler bulamıyordu genç adam. İşkencenin fiziksel olanı tam anlamıyla bitmiş olmasa da bir başka türlüsü başlamıştı. Kendisini delirtmek istediklerinin farkındaydı. Gece üç beş kez uyandırıldığı oluyor, beş metrekarelik mekanda arama yapılıyor her seferinde yatağı dağıtılıyor, bağırıp çağırılıyordu. Bazen hiç üşenmeden kapısına gelen bir gardiyan elindeki demir çubukla kapıya vurarak tempo tutuyor bütün hücrelerdeki mahkumları canından bezdiriyordu. Hırsından köpüren Tomruk Ağası boş durmuyordu...

İşkence bir yanda böyle sürerken genç adamın kendi kendine ettiği işkencede bitmek bilmiyordu.

Bitmiyordu ruhundaki hesaplaşma, "Matbaaya bile günah dediniz, şimdi şakır şakır bildirilerinizi basıyorsunuz. Millet aç iken laleler diktiniz, şimdi ise üç kuruşa muhtaç koskoca imparatorluğun kasası. Adam uçtu, diğeri füzeyi keşfetti sürgüne gönderdiniz. Bir kadın yetmedi kırkıyla da yetinmediniz..."

Çok ama pek çok soru vardı beyninde. Kendiyle konuşup kendi kendine cevaplar arıyordu. Tüm dünyası olan bu beş metrekarede bilendikçe bileniyordu. Sorgulaması sadece kendini sürgüne gönderen Sultan'a değil, köhnemiş Osmanlı zihniyetineydi...

Dünya'nın en güçlü imparatorluğu hacılarla, hocalarla,vesveselerle, aymazlıkla, vurdum duymazlık ve korkaklıkla yok ediliyordu. Askerler bile şalvardan zor vazgeçirilmişti;  Modern savaşların gereği siperden sipere koşarken şalvarlarına takılıp düşmeye başladıklarında,  karşı siperlerinden hallerini görüp kahkahalara  boğulan düşman askerlerin seslerini
duydukça ancak kafalarına dank etmişti. Gelişen gerçekler  alışkanlıkları yok ediyordu az da olsa. Daha kötüsü, sözlerinden çıkmadıkları hacı hocaların zehirli ve köhnemiş zihniyetleriydi. Halk yokluk ve bilgisizlik içinde sözde saray,varlık ve aymazlık içinde yok oluşun yolunu tutmuştu.

Harbiye'den atılma, sürgün Kuşçubaşı Eşref Sencer'di bu mahkum. İkinci Abdülhamit tarafından Fizan'a sürülerek Taif zindanına atılanlar arasında en tehlikeli görülenlerden biriydi.

Eşref, Jön Türkler Hareketi'nin önce sempatizanlarından olmuş, ardından ateşli savunucuları arasına katılmıştı. Harbiye'yi bitirmesine bir yıl kalmasına rağmen hiç bir hareket ve eylemden geri kalmamıştı. Zekası aklı ve pratik çözümleriyle herkesi büyüleyerek, "Çok iş var bu genç adamda"ndedirtiyordu. Ama Kuşçubaşı ailesinin tamamı da Fiz an'a sürülmüştü. İki oğul ve yaşlı bir baba...

Oldukça yaşlı olan Çerkes Mustafa Nuri Bey, usulden bir görev verilerek zindanda tutulmamasına rağmen oğulları tüm sürgünler gibi sıkı denetim altındaydı. Selim Sami, kardeşi Eşref gibi zindanda değil ise de kale hapsindeydi.

Burası Fizan'dı... Kimsenin değil gitmek yanından bile geçmek istemediği, insanın ölmekten beter edildiği, bildiğini unuttuğu, inançlarını kaybettiği yerdi...

Eşref, tüm olumsuzluklara rağmen kendini toparlamış kuvveti az da olsa yerine gelmişti. Gördüğü işkencenin izleri kapanmış ancak ruhundaki yaralardan hala oluk oluk kan akmakta, akan kan ırmak olup taşmaktaydı.

Dışarıda yapacak o kadar çok şey varken böyle çaresizce beklemek hiç de bu genç adama göre değildi. Her şey bir yana yaşlı babasına yapılan haksızlığı,haince içine  düşürüldüğü durumu hala kaldıramıyordu. Sarayın işe yaramaz, iki yüzlü, basiretsiz cici beylerinin bu pislik işleri yüzünden çok canlar yanmıştı ve yanmaya devam edecekti; Lakin bütün suç, imparatorluğu yöneten basiretsiz kişiliklerdeydi. Çevresine topladığı yaltakçılar takımı da hemen arkasından geliyordu. Bu insanlar sınırları dünyanın dört bir yanına dayanmış, hazinesi dolup taşmış bu imparatorluğu hunharca yemiş ama hala bitirememişti.

Kapının tıkırdaması ile kendine geldi, karavanayı odaya atan gardiyan parmaklıktan kendisine bakıyordu.Kapkara yüzünde parlayan gözlerinde insanlıktan eser kalmamış gibiydi. Gel işareti yapılınca çekinmeden oturduğu köşeden kalkıp kapıya gitti. Gardiyan tam karşısındaki odayı göstererek gülmeye başladı, "Bak" diyordu, "İyi bak"... "Bu hücrede boğduk Mithat Paşanı, iyi bak belki geceleri ruhu ile konuşmaya başlamışsındır. Gardiyan uzaklaşırken kahkahaları taş duvarlar arasında dakikalarca yankılandı. Kendisine yapılanlar, gördüğü işkenceler yüzünden unutmuştu onun başına gelenleri. Hürriyet'in babasıydı Mithat Paşa.

Mithat: Deva-i devlet… Ebced hesabıyla  ilan edilmiş ve halk tarafından devletin bütün dertlerine deva olacağına inanılmış kişi demekti.

Düşünen kafalar ve gören gözler için bu devirde sürülmüş olmak, bir vatanperverlik imtiyazı idi. Harbiye'de, fikri ve şuuru hürriyet hasreti ile dolmuştu. Gizli gizli arkadaşları ile Meşveret okur, ezberlediği Namık Kemal'in şiirlerini tekrar eder, Mithat Paşa'nın mücadelesinin bütün safhalarını yüreği titreyerek anardı. Şimdi ise Hürriyet'in Babası'nın boğularak canına kıyıldığı hücrenin tam karşısındaydı.

Hiç bir padişah kendisinden daha üstün bir kudretle birlikte çalışmak istemezdi. Tıpkı Kızıl Sultan Hamit Han gibi. Bütün bu olanların tek sorumlusu Mithat Paşa değildi ama Sultan’a yakın olmak, ölümün bir adım ötesinde olmakla birdi.

“Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” yapıcısı Mithat Paşa, tıpkı kendisine ve tüm Jön Türklere yapıldığı gibi Yıldız’daki uydurma mahkemede, kiralık yargıçlar önünde, sahte ve uydurma suçlardan mahkum edilmişti. Sonradan boğdurulacağı zindana sürgüne gönderilip, Eşref 'in hücresinin tam karşısında bulunan hücreye atılmıştı.

Dahası da vardı hem de en önemli ayrıntı; Eşref'in en çok da bu durum canını acıtıyordu. 

Hürriyet'in Babası bir gemiye bindirilmiş ama gemi kalkmamıştı. Boğaz’dan dışarı çıkmamış Kızkulesi'nin önünde kırk sekiz saat yatmıştı. 

Mithat Paşa kimdi,  ne yapmak istemişti, Abdülhamit ona neden kızmıştı? Bütün bunlar kimin umurundaydı? Ama yine, ne de olsa birkaç meraklı vardı. Mithat Paşa’nın bindirildiği geminin kazanı mı patladı, makinesi mı bozuldu, daha yolun başında dibi mi delindi? Nedir, ne oldu da gemi birkaç yüz metre açıldıktan sonra, kırk sekiz saat Kızkulesi açığında demir atıp durdu?

Yakınlarından olanlar, bir yolunu bulup uygun biçimde bunu Abdülhamit’e sormuşlar, Padişahların en işkillisi ve en kurnazı olan Sultan Abdülhamit şu cevabı vermişti;

"Mithat Paşa’nın uğruna kendisini feda ettiği millet, bakalım onun için ne yapacak, Mithat Paşa’yı kurtarmaya çalışacak mı, diye merak ettim de, bunu anlamak için gemiyi Kızkulesi önünde kırk sekiz saat beklettim."

Mithat Paşa’yı, milletinin Anayasayla yönetilmesini istediği için, boğdurulacağı zindanına götürecek olan gemi, kırk sekiz saat değil, kırk sekiz gün kız kulesi önünde demirli kalsa, kimsenin kılının kıpırdayacağı yoktu. Sağır bir ortam, ağırlaştırılmış bir ortam, vurdum duymaz olmuş bir hal vardı...Tanrının yeryüzündeki gölgesi “Zillullah-ı fil-alem” olan Sultan Abdülhamit bunu çok iyi biliyordu. Biliyor ama, işkilli ve kurnaz olduğu için, bir kere daha denemek, anlamak istiyordu, denemişti de.

Mithat Paşa’nın hapsedildiği gemi, Kızkulesi önünde demirliyken, gazeteler bu karara karşı yayın yapsalardı, İstanbul’da küçük bir kıpırdanma, başkaldırma, ayaklanma başlangıcı olsaydı, kurnaz padişah, Mithat Paşa’yı Taif Zindanına göndermekten vazgeçecekti. Mithat Paşa, ya bir aff-ı şahane, ya da bir karar değişikliği ile kurtulacaktı ama kiralık ve satılık kalemler, hem de en büyük tanınanları, en ünlüleri, sözde kanun yoluna sokulmuş, bir meşru biçim verilmiş bu eşsiz siyasi cinayeti savunmaktaydı, infazın doğru olacağını millete kanıtlamanın peşine düşmüşlerdi.

Eşref Bey tüm bunları yeniden hatırladığında kederlendi. Kendisi o zaman Makedonya'da idi. Ben olsaydım ne yapar eder kurtarırdım diye iç geçiriyordu. Bu yeni edindiği bilgi, Mithat Paşa'nın öldürüldüğü hücre ile komşu olduğu gerçeği kendisini hiç beklemediği bir şekilde etkilemişti. Durup dururken bu gardiyan neden açıklamıştı bu gerçeği. Bu bir işkence çeşidiydi ve içten içe yıpratmak istiyorlardı. Bu psikolojik işkenceye karşı koymak için, Mithat Paşa'yı düşünmekten hemen vazgeçmek istese de bu böyle kolay olmayacaktı.
--------------------
devamı için lütfen tıklayın
------------------------

İlk tefrika için tıkla..başa dön




Bu haber 462 defa okunmuştur.


Etiketler :
Mehmet Ali / 29-04-2020 12:18:00

Jan PAÇAL modern zamanlarda çok nadir yetişen, eski ile yeniyi mükemmel sentezleyen eşsiz değerlerimizdendir. Yüreğine sağlık, kalemine kuvvet dilerim abi. Keşke Tefrikaların beyaz perdeye aktarılabilse ama o totoya sahip yapımcı var mıdır, muamma...



FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER TEFRİKA ROMAN Haberleri

YAZARLAR
HABER ARA
HABER ARŞİVİ
resmi ilanlar
HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
YUKARI YUKARI