Bugun...



TEFRİKA/ 01 / EŞREF BEY / UÇAN ŞEYH (ŞEYH-İT TUYYUR)

"Düşman mıyız biz? Hayır. Ne istedik? Baskıdan kurtulmak, özgür yaşamak, adaletli yaşamak. O ne istedi? Ne pahasına olursa olsun sıcak koltuğunu korumak. Ülkede insanlar aç sefil. ..

facebook-paylas
Güncelleme: 24-03-2020 21:47:15 Tarih: 17-03-2020 22:44

TEFRİKA/ 01 / EŞREF BEY / UÇAN ŞEYH (ŞEYH-İT TUYYUR)

TEFRİKA/ 01

EŞREF BEY

Uçan Şeyh (Şeyh-it Tuyyur)
Eşref Sencer Kuşçubaşı

Yazar: Jan Paçal

-----------

1. BÖLÜM

Fizan Sürgünü
Teşkilat ı Mahsusa'nın Kurulması

------------

Gölgelerin arasında,
ihanetin tam ortasında
ayakta kalmaya çalışıyordu.
Sıcaktı çok sıcak…

Tam otuz gün boyunca hiç alışık olmadığı çöl ikliminde seyahat etmişti. Üstelik tutuklu olarak, kelepçeleri bir an dahi olsun açılmadan...

Gündüz kırk dereceyi geçen sıcak, gece ise amansız ayaz...

Sürgüne götürüldüğü çöl yolunda daha bir hafta geçmeden sağlam yapısına ve dirençli bünyesine rağmen bitap düşmüştü genç adam. Çöl iklimi hiç bir şeye benzemiyordu. Bu kum denizinde bir kum tanesi olarak görüyordu kendini. "İnsan ne kadarda küçük bir varlık" diyor dili damağı sürekli kuruduğu için ağzında

küçük bir taş geveleyip duruyordu. Hep kaçma fikri dönüyordu kafasında ama düşüncelerini toparlayamaz hale gelmişti. Günler nasıl geçiyor anlamıyordu;

Gece ve gündüz hissi ısı farkı olmasa kaybolacaktı. Gündüz  açmak istemediği gözleri gece gökyüzü ile birleşen çöle baka kalıyordu. Çölün gece manzarasını karanlığın büyük hükümranı olarak algılıyor içten içe ruhu sarsılıyordu.

Geceleri kurulan kamp, yol almadan dinlenmek için ayrılan bu zaman, farklı ruh hallerine sokuyordu 1.70 boyundaki genç savaşçıyı. Etrafındaki askerler ile develeri bütünleşmiş olarak görüyor sadece bu iklimle yeni tanışan sürgün esirler yabancı geliyordu ona. Kamp gecelerinde harareti almak için demlenen çaylarda olmasa içi kavrularak öleceğini düşünüyor, yolculuğun ne zaman biteceğini merakla bekliyordu.

Bu otuz gün ayrı bir işkence olmuştu ama zulüm daha yeni başlıyordu. Taif Şehri'ne girdiklerinde yine elleri zincirli olarak kale içinde bulunan zindana götürülmüş, avlunun ortasında duran tomruğun karşısında saatlerce bekletilmişti.

"Tomruk", suçluları konuşturmakta kullanılan el ve ayakların geçtiği, 4-5 m uzunluğunda, 50 cm genişliğinde ağaç kütüğünden yapılmış bir işkence aletiydi. Ve Eşref bu Ortaçağ'dan kalma işkence aletini ilk kez görüyordu. Ne işe yaradığını ise acı bir şekilde öğrenecekti.

Ayakta duracak hali kalmamasına rağmen inat etmiş yıkılmıyordu.

Tomruk Ağası denilen işkenceci gelip karşısında dikildiğinde ise aklı bir hayal perdesi içindeydi. Tomruk Ağası tutuklu gencin çevresinde dönüyor elindeki kırbacı ara sıra vücudunda şaklatıyor, kırbacın değdiği yerden kan sızıyordu. Küfrün ve hakaretin ise bini bin paraydı. Ağa bir ara isyancı gencin önünde durdu, bakışları sert ve merhametten yoksundu. Elini yavaştan kaldırarak sert bir tokatla mahkumu yere serdi. Toprağı öpen genç adam kalkmak için davransa da gücü yetmiyordu, sırtına inen kırbacı da hissetmiyordu artık. Bayılmıştı.

Kendine geldiğinde terden ve kandan yapışan gözlerini açması zaman aldı. Yıldızlar gökyüzünü kaplamıştı, ay yoktu. Önünde saatlerce bekletildiği kütüğe bağlandığını fark etti. Gece soğuktu ve yaraları sızlıyordu diğer yandan içi yangın yeri gibiydi. Susuzluktan kavruluyordu.

Sabah olmuş soğuk yerini aşırı sıcağa bırakmıştı. Gözlerini yine açamıyor ancak çevresindeki sesleri duyuyordu. Burada bu şekilde bu genç yaşında ölmek de istemiyordu. Güneş beynini deliyor, kuruyan dili ağzına sığmayacakmış gibi geliyordu. Yavaş yavaş ölüyordu. Üşümeye başladığında gece olduğunu ancak anlıyor, sıcaktan yanan yaraları soğukta başka bir şekilde acı veriyordu. Bir gün, beş gün kaç gecedir bağlıydı, hatırlaması mümkün değildi. Bilinci neredeyse kapanmış vücudu her şeye tepkisiz hale gelmişti.

Kaledeki askerler nasıl hala hayatta kaldığına şaştıkları gibi gizli bir hayranlıkta beslemeye başlamışlardı bu genç adama. Ne merhamet dilenmiş nede ağzını açıp, "Su..." diye yalvarmıştı. Oysa neler görmüştü o tomruk, acıdan inleyip yalvaranlar bir yana acı içinde ölüp bir kenara atılanlara kadar...

Tomruk Ağası her gün başına dikilip sövüp sayıyor kapanmayan kırbaç yaralarına yenisini ekliyordu. Kırbaç her şakladığında gencin vücudu hafifçe sarsılıyor ama hiç sesi çıkmıyordu. Tomruk Ağası'nın bu güne kadar bu tomruğa bağlayıp da ağlatmadığı bağırtıp da aman diletmediği kimse olmamıştı. Durum böyle olunca mesleki haysiyetinin zedelendiğini düşünüyor daha da vicdansızlaşıyordu.

Tomruk Ağası yine başına dikilmiş kırbacını acımasız bir şekilde indirirken, bir yüzbaşı yanaştı yanına.

Alev alev bakan gözlerinde şimşekler çakıyordu.

- Ey Tomruk Ağası bu genci sana öldürmen için mi gönderdiler?

- Sen ne karışırsın bre Yüzbaşı işime. ölüsü dirisinden makbuldür bu mendeburların.
-Ben sana söyleyeyim ağa, yarın bir gün sorarlar, sorgu için isterlerde tomrukta öldüğünü öğrenirlerse sen ayıklarsın pirincin taşını.

Aslında Yüzbaşı'da çok iyi biliyordu ki hiç bir devletli sormayacaktı bu cesur genci, O çoktan gözden çıkartılmışlardandı. Yüzbaşı'nın amacı Tomruk Ağası'nın içine kurt düşürmekti. Hakkında bilgi edinmişti tomruğa bağlanıp ıstırap içinde işkence edilen gencin, jön Türklerden olmasının dışında bir suçu yoktu. Ne masumlar can vermişti burada çok iyi biliyordu, gözleriyle görmüştü. Günlerdir gık demeden tomrukta asılı kalan gencin çoktan hayatına veda etmiş olması gerekiyordu ama dirençli çıkmıştı kerata yada Yaradan'ın nezdinde daha sırası gelmemişti. İçten içe yaşamasını hayatta kalmasını diliyordu.

Dirayetli savaşçının içinde minicik kalan can çıkmıyordu bir türlü, ölmemek için direnmekten çoktan vazgeçmiş bir an önce Yaradan'dan rahmetine kavuşmayı diliyordu oysa. Yine gece olmuştu hissediyordu, rüzgar daha soğuk esiyordu. Gözlerini bir daha açamayacağına,  gündüzü görebileceğine hatta gece seyretmekten büyük haz aldığı yıldızlara bir kez daha bakamayacağından emindi artık.

Bir ara sanki birinin kendisiyle konuştuğunu hissetti ama bunun hayal olduğuna emindi. Bir el ensesinden kavramış dudaklarının arasından hafif hafif su bırakıyordu. Önce dudakları ıslandı, sonra kuruyan dili gevşedi, susuzdu, susuzluktan kavruluyordu ama su içmek için yutkunamıyordu bile. Suyun yavaşça yüzünden aşağıya döküldüğünü yaralı bedeninden süzüldüğünü hissetti. Biraz kendine gelmişti, bu kez tekrar sunulan suyu içmeye gayret etti. Duyduğu ses acele etmemesini yavaş yavaş içmesini söylemiyor emrediyordu. İçti genç savaşçı içebildiği kadar. Ensesindeki elin gevşediğini hissettiğinde hala gözlerini açamamıştı, yardımına koşan bu insanı görmek istiyordu ama uzaklaşan ayak seslerini duyduğunda yeniden yalnız kaldığını anladı. Kaç gün kaç gece devam etmişti bu işkence hiç hatırlamıyordu.

Aslında Tomruk Ağası genç Yüzbaşı'dan hem korkar hem de çekinirdi ama hiç belli etmez sertliğine gaddarlık katmaya gayret ederdi. Yine genç adama eziyet etmeye başlayacakken üzerine doğru sert adımlarla yürüyen Yüzbaşı'yı fark ederek durdu, kırbacını indirdi.

Yüzbaşı," İndirin bu adamı tomruktan, hücresine götürün, yaralarını yıkayıp sarın temizde bir giysi verin" diye bağırdı. Arkasından gelen erler tutsağı çözerken Tomruk Ağası;

- Bre Yüzbaşı ne yaparsın sen bu haine? Hem kurtarır hem de yeni urbalar mı verirsin.

-Emir var Ağa, konuşacak bu adam, bu haliyle değil konuşmak, senin suratına bile tüküremez. İstersen hemen şuracıkta öldür de bu genci bende hem zahmetten kurtulayım hem de  senin kelleni keyifle alayım.

İşkence Ağası homurdanarak uzaklaşırken, Eşref tomruktan indirilmiş iki askerin arasında zindana doğru sürükleniyordu. Ortada emir falan yoktu. Yüzbaşı'nın vicdanı artık kaldıramaz hale gelmiş, emrindeki askerlerde gözlerini içine bakar olunca kendini riske atmıştı.

Burası Taif'ti gücü yeten yeteneydi. Yalanının ortaya çıkmasının olasılığı neydi ki? En azından artık geceleri rahat uyuyabilecek neferlerinin gözlerine baka bilecekti, kurtardığı adam bir Osmanlı zabiti değil miydi?.. Suçsuz günahsız harcanan hayatlardan biri değil miydi?.. Kızıl Sultan'ın öfkesinden nasibini almışlardan değil miydi?..

Gözlerini açabildiğinde bu kez beş metrekarelik bir odada buldu kendini. Yaraları kabuk tutmuş eskisi kadar acı vermese de sanki tedavi edilmişti. Temiz elbiseler vardı üzerinde ama yine özgürlüğü yoktu, mahpustu.

Yavaşça yattığı sert ve de pis yataktan doğruldu. Kenara konulmuş bir kap çorba ve yemek gördü. Kaç gündür açtı ama eli gitmiyordu, şerefsizlik atfediyordu kendine. Hücreye nasıl getirildiğini hatırlamıyordu. Kim tarafından tedavi edildiğini, kimin kendisine vicdan gösterdiğini bilmiyordu. Kımıldamadan oturuyor aklını toplamaya çalışıyordu.

Bir süre bu durumda kaldı ardından hayatta kalmak ve mücadele etmek için yemek ve içmek zorunda olduğuna inandırdı kendini. Doğru olanda buydu. Kuru ekmeğe dişleri geçmediği gibi kuruyan dudaklarından akan kan katık oluyordu. Ekmeği soğuk çorbanın içinde ezdi. Bir türlü çeviremediği diliyle ağzına attığı karışımı yutmaya çalışıyordu. Kendine gelmeli ve güç kazanmalıydı, bunu biliyordu. Günler ve haftalar birbirini izledi...

Tıkıldığı hücrede sinirinden köpürüyordu genç adam. Üç adım ileri dört adım geri atıp duruyordu. En değerli şeyini, özgürlüğünü elinden almışlardı. Yumruklarını sıkıyor havaya sallıyor görünmeyen düşmanını alt etmek için küfürler yağdırıyordu. En çok belinden kaması üzerinden askeri üniforması alındığında sinirlenmişti.

"Düşman mıyız biz? Hayır. Ne istedik? Baskıdan kurtulmak, özgür yaşamak, adaletli yaşamak.

O ne istedi? Ne pahasına olursa olsun sıcak koltuğunu korumak. Ülkede insanlar aç sefil. Cephelerde yiğitler can verir analar ağlar ne için haa ne için? Cephede aldığımızı masada geri verirsiniz. Bir elin yağda bir elin balda sürdürdüğün saltanat kimler için adil,kimlere adaletli. Sarayındaki cici beylerin ne işe yaradığını tüm dünya biliyor. Yabancı devletlerin kuklası oldun hala fark etmiyorsun? "Gel" dedik sana yükseltelim memleketi çıkartalım muasır medeniyetler katına ama sen istemedin. Niye istemedin? Bilgilenmiş, gözü açılmış uyanmış halk düşman olurdu belki sana, hesap sorardı. Gözü açılmış halk insan gibi yaşamak isterdi de sen o koltuğunda köhnemiş fikirlerinle oturamazdın..."

Üç adım ileri, dört adım geri...

Saatlerce sürdü mahpus gencin voltası. Sonunda yoruldu, ter içinde kalmıştı. "Bu dünyada iyi olan şeylerin düşmanı nede çok" diyerek dizlerinin üzerine çöküp kafasını iki elinin arasına aldı. "Hele bir kurtulayım buradan göreceksin. Şerefli bir Osmanlı Zabiti olmak için uğraşan bu adamın neler yapacağını, göreceksin..."

Her gün duvara bir çentik atıyordu genç adam. Her batan günle çentiklerin sayısı da arttı. Bir derken beş, beş derken on beş, on beş derken yüz elli...

Delirmek üzereydi sanki," Kuşçubaşı... Kuşçubaşı" diye bağırıyor zindanı inletiyordu. " Dedem Abdullah Kuşçubaşı idi. Babam Mustafa Nuri Kuşçubaşı senin çocukluğunu bilirdi. İki Mısır koçanı için mi tüm bunlar... İki mısır koçanı iki... mısır koçanı..."

-O, İki mısır koçanı" ile başlayan bu macera işkence ile devam ediyordu.

-O, İki mısır koçanı" deyip geçilemiyordu artık

-O, İki mısır koçanı" çok şey anlatacaktı.

-O, İki mısır koçanı" nelere kadir olacaktı

-O, İki mısır koçanı." Gözünün üzerinde kaşın var ile eş değerdi.

-O, İki mısır koçanında" Sultan Hamit'in şahsına en çok değer verdiği saray erkanından biri olan Kuşçubaşı Mustafa Nuri Bey'in sürgün nedenleri saklıydı.

-O, İki mısır koçanında" bütün bu devrin içyüzü gizliydi.

Sebep "İki mısır koçanı" idi belki ama nedenler bambaşkaydı...

............

Devamı için tıklayın

..................

Ön söz için tıklatın
-------------------

 




Bu haber 584 defa okunmuştur.


Etiketler :

FACEBOOK YORUM
Yorum

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER TEFRİKA ROMAN Haberleri

YAZARLAR
HABER ARA
HABER ARŞİVİ
resmi ilanlar
HAVA DURUMU
nöbetçi eczaneler
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
SON YORUMLANANLAR
YUKARI YUKARI