Bugun...



SESSİZ KAHRAMANLAR SERİSİ 4: ZEN YOGA EVİ & EMEL ÖZTÜRK

DalyaNews Sessiz Kahramanlar Serisine yine halkın içinden, sıradan taklidi yapan olağanüstü bir varlıkla devam ediyoruz: ZEN YOGA EVİ kurucusu Emel Öztürk.

facebook-paylas
Güncelleme: 13-09-2020 18:56:56 Tarih: 11-08-2020 13:40

SESSİZ KAHRAMANLAR SERİSİ 4: ZEN YOGA EVİ & EMEL ÖZTÜRK

DalyaNews Sessiz Kahramanlar Serisine (The Humble Entrepreneur Series: aslında tam çevirisi Mütevazi Girişimciler olsa da biz Sessiz Kahramanlar başlığını uygun gördük) yine halkın içinden, sıradan taklidi yapan olağanüstü bir varlıkla devam ediyoruz: ZEN YOGA EVİ kurucusu Emel Öztürk.

Uzun yıllardır yoga, sağlıklı beslenme ve spirituel turizmin Mekke'si haline gelmiş olan Bali de yaşıyorum. Bir çoğu başka birşey olamadığı için yogilik oynayan klişelerin doluştuğu Ubud da manzara hep aynıdır. Sıkıcı, ağzına ruhani bir lisan takınmış acı çeken insan müsvetteleri bir atölyeden diğerine koşturup dururlar.

Ruhsal gelişimini tamamlamaktan milyon ışık yılı uzakta olduğu bilinen bu Homo-Erektus-Ubud, İngilizce kirtan söyleyerek Doğu'nun spirituel öğretilerini kendisine ait güvenli Batılı alanının içinde eritmeye uğraşır. Kurduğu yalancı piramitler ve yoga ahırlarında günah çıkarıp çektiği acıları en aza indirgemeye çabayarak yaşar ve ölür.

"Yoga Barn harika bir yer, ben Bali’de yaşarken her gün gidiyordum" diyor, Kaş ta bir arkadaş sofrasında yanımda oturan kadın. Dedim ne süre yaşadınız Bali de, dedi bir ay. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, bir yerde bir ay bulunmak orada yaşadığınız anlamına gelmiyor. Tatile gitmişsin güzel kardeşim ve Yoga’yı Batılılaştıran, ecnebileştiren trendin tam ortasına atmışsın kendini. Manipülasyon, anlatacak hikayesi olmayanların en sevdiği araçtır, instagram filtreleri gibi.

Kıssadan hisse, Emel Öztürk’e ve yaptığı işlerin özgünlüğüne olan derin saygı ve sevgim, okurla paylaşma isteğimi körükledi. Hayatta kaybolmuş trend budalalarını değil, Emelleri takip ederek kişisel gelişimi yakalayabiliriz diye düşünüyorum. Emel gibilerin var anlatacakları gerçek hikayeleri.

Sevgili Emel Öztürk, Yoga Alliance sertifikalı Yoga Eğitmeni (E-RYT 200), Reiki Master ve meditasyon eğitmenidir. Bulgaristan doğumlu Emel Hanım, Türkiye’de yetişmiş, eğitim ve çalışma hayatı boyunca başta Almanya, Dubai ve Hindistan olmak üzere pek çok ülkede bulunmuştur. Yaptığı işler arasında Sivil Toplum Kuruluşlarında Proje Yöneticiliği, Yazılım Endüstrisinde Planlama, Stand-up komedi, Meditasyon ve Yoga Eğitmenliği bulunur.

Dubai’de uluslararası kurumsal kariyeri’nden İstanbul, Küçükçekmece’de ZEN YOGA EVİ ni açmasına uzanan samimi hikayesini kendisinden dinliyoruz:

DalyaNews: Merhaba sevgili Emel. Biz sizinle ortak arkadaşlar vesilesiyle Endonezya’nın Gili Air adasında tanıştık. Ne yapıyordunuz orada?

Emel Öztürk: Merhaba. İyi ki de tanıştık.

Açıkçası ben de bilmiyor(d)um orda ne yaptığımı. İşin aslı yüzmeyi bilmeden kendimi denize attım, deniz beni oraya attı. Kurumsal hayatımdan ve Dubai’deki lükslerden istifa etmiştim. Birikmiş millerimle en uzak en pahalı yerlere bilet baktım, Brezilya, Filipinler, Bali gibi. Hani belki bir daha alamam hazır bedava bilet fırsatı varken alayım diye. Miller hem gidiş hem dönüşe yetmediği için, Bali’ye sadece gidiş bileti aldım ve “Bali’ye tek yön bilet almış” diye sükse yapan yeni bir hikaye eklenmiş oldu istifanın arkasına.

Bu duyulunca çevremden tebrik, hayranlık ve merak dolu bir sürü mesaj aldım. Ben kendim ne yaptığımı ya da yapacağımı pek bilmiyordum, ama insanlar sanki daha fazlasını duymak istiyordu :) Sonuçta daha büyük bir planı yoksa, niye bırakır ki insan rahat bir hayatı ve potansiyel bir kariyeri, değil mi? Bali de öylesine tek yön biletle gidilecek yer değil ki... “Ferrari’sini satan bilge ben miyim acaba?” diye kendimi sorguladım. Bir yandan da gaza geliyordum ne yalan söyleyeyim ...Eğer öyleysem, yani aydınlandıysam, başkalarına da yol açmalıyım gibi ukalaca bir sorumluluk da hissediyordum galiba (kendime inanamıyorum) ... Garip bir ruh haliydi.

Gili Adalarını Bali’ye gelince duydum. Zaten Bali büyük bir hayal kırıklığı yaşatmıştı, tam da senin bahsettiğin şeyler yüzünden. Yogi’lerin Dubai’si gibiydi ya da Nişantaşı’sı gibi. Hiç de ucuz değil Bali, herkesin parayla ve gösterişle çok işi var oralarda... Yoga ahırına iki kez gittim ve ikisinde de ait olmama hissiyle itilerek geri çıktım. Yogi dress-code (üniforma) var gibiydi... Deri taytlar, kovboy botları, tüylü Kızılderili şapkaları... “Vibe”ım öyle düşüktü ki minnoş Mesihlerin arasında, değil başkalarına yol göstermek, kendi sesimi bile duyamıyordum. Bali benim panik halde “kayboldum!” dediğim yer. Neyse ki o efsane ortak arkadaşımız bana senden bahsetti de, peşine düştüm...

Gili Air’e seni aramaya geldim ama kendimi bulmaya doğru bir adım atmış oldum. O tropik adada, hafif tuzlu kuyu suyuyla duş almak, “immigration” a yakalanma korkusuyla kumsalda uyuyanların arasında kaçak yoga dersleri vermek, yerlilerle expatlar arasında “pastadan kim nasıl pay alacak” hesaplaşmaları, adanın ortasındaki atıl güneş paneli tarlaları, ve buna benzer pek çok küçük absürtlük benim için aydınlanma kırıntılarını içinde barındırır... Kendini bulmak nasıl oluyor hala bilmiyorum ama seçeneklerden birini elemiş oldum. Kendimi “bir yerde” aramayı Gili Air’de bıraktım.

Artık içime ve işime dönecektim (o ne demekse). 

DalyaNews: Peki öncesi? Hindistan da bir süre kaldığınız biliyorum, anlatır mısınız o ayları? Daha da öncesi... Kurumsal kimliğiniz, hayatınız, kariyeriniz vardı. Neden, nasıl ne cesaretle geride bıraktınız?

Emel Öztürk: Bu soruyu böbürlenmeye kaçmadan cevaplamayı umuyorum, sözlerimi dikkatli seçmeye çalışacağım. Ama iki ucu göstermeden hayatımdaki seçimleri doğuran çelişkiyi anlatabilmemin imkanı yok.

Kişiliğimi ve kariyerimi şekillendiren önemli olaylar şunlar: Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç ve muhacirlik yılları. İstanbul Erkek Lisesi’nde Alman kültürü ile harmanlanmış ergenlik dönemi. Babamı kaybetmemiz, çalışan dul bir anne ve iki kızı olarak -erkeksiz- hayata tutunmamız; lise yıllarında çalışmaya başladım ben. İstanbul Üniversitesinde okurken, AIESEC ile meşgul olmam, bunun bana kattığı sosyal sorumluluk bilinci, yurtdışında yaşama ve çalışma tecrübesi.

Microsoft Türkiye, GS Üniversitesinde Pazarlama ve İletişim alanında Yüksek Lisans eğitimi. Sonra onu bırakıp , Microsoft ile Dubai’ye çok uluslu bir göreve gitmem. Bunların hepsi bugünkü dünyada “başarı” nın karşılığı ne demekse ona çok uygun adımlar. Hem statü, hem ekonomik anlamda hep yukarı doğru giden bir çizgide. Bu noktaya kadar hayatta bana öğretilen doğru yolu takip ettim, benden beklenenleri yaptım. Şaşırtmadım, üzmedim. Yapılan maddi manevi yatırımın karşılığını verdim. Bir de evlenip çocuk doğurabilseydim tam hayırlı evlat olacaktım :)

32 yaşına gelip “doğru” yolda ilerlerken kendimi çok amaçsız hissetmeye başladım. E dedim, bu mudur? Okuduk, kariyer yapıyoruz, istersen daha ötesi de olur, daha çok para daha yüksek bir statü olur, başka şirket başka ülke olur...ama bu mudur yani?

Etrafımdaki herkes de aynıydı, benim gibiydi; iyi eğitim almış, zeki, çalışkan, x veya z şirketinde bir yerlere gelmiş, başarılı… Ama nedense herkeste sürekli bir devinim hali. “Bir sonraki kariyer planın ne, iki sene sonra kendini nerde görüyorsun? Mentörün kim, step-manager’ınla konuştun mu, yıllık büyüme hedefleri, plaza dilimiz (bir meeting set edelim), hep aynı tartışmalar “nasıl satarız, nasıl daha çok satarız, yanında ne satarız” ve iş hayatının gerekliliklerine feda edilmiş hafta sonlarım, yalnız geçirdiğim yılbaşı, bayram ve tatiller ... 

Bir yandan da geriye kalan kısıtlı vaktimde tüm kaçırdığım şeylerin özlemini gidermek için aşırı partilediğim, alışveriş yaptığım, psikoloğa, spa’ya, masaja, yogaya ağırlık verdiğim dönemler. Ani ve akıllıca olmayan seyahatlere gittim. Üç günlüğüne Brezilya gibi mesela. Yolun kendisi zaten iki gün. Ya da evimde domates, kabak yetiştirmeye çalıştığım zamanlar oldu. Bozulan, yıpranan eşyalarımı tamir ediyordum. Az tüketmeye minimal yaşamaya çalışıyordum ama diğer yandan da çılgın tüketim trendinin içindeydim.

Büyük içsel çelişkiler içinde, huzursuzluğumun köklerini tam olarak kavrayamaz haldeyken yavaş yavaş geldi hayatıma değişim. İşte öyle bir dönemde ilk Hindistan gezisi geldi, 3-5 günlük turistik seyahat. O gezide her şey o kadar güzel tesadüflerle doluydu ki, son dakika rezerve ettiğim uygun fiyatlı otel lüks bir yer çıktı, güzellik yarışmalarının yapıldığı bir otelmiş; aktarmalı olan uçağım için sıra beklerken bir önceki uçağın pilotu tarafından “direk” uçuşa yetiştirildim. Sosyetenin civcivli uğrak mekanı olduğunu sonradan öğrendiğim bir yerde müzik dinleyip resim yaparken, partiye ev sahipliği eden insanlar resimlerimle ilgilendi. Hintli ve sosyetik bir arkadaş grubu edindim, şelalede yüzdüm, ilk defa bir file dokundum...

Hindistan ilk andan itibaren bana çok sıcak davrandı, kucak açtı. Oradan döndüğümde bir konuda karar vermiştim. Hayat keyifli ve kolay olmalı. Nasıl bilmiyorum ama o zamana kadar yaşadığım şekilde olmadığı kesin. O yüzden döner dönmez Dubai’den “çıkış” planımı yapmaya başladım. Yalnız hazır coğrafi olarak yakınken Hindistan’a bir kez daha gitmek istedim, bu sefer Himalaya’lara gidecek ve uzun kalacaktım. Gitmişken de Yoga’da uzmanlaşmak için eğitim aldım.

DalyaNews: Peki Kamboçya? Orada da görüştük:)

Emel Öztürk: Yoga eğitimi için gittiğim Himalayalar’ın eteğindeki o köyü çok sevdim. Ondan sonra tekrar tekrar gittim. Hindistan’da aşık oldum ve takip eden senelerde yılın çoğunu Hindistan’da geçirdik. Birlikte çalışıyorduk. Hatta bir dönem güzel bir komünümüz vardı; Nepal’li bir dövmeci, Katalan bir takı sanatçısı, İsveçli moda ve saç tasarımcısı, Türk bir yoga eğitmeni (ben) ve Nepalli müzisyen/Reiki eğitmeni sevgilim. Birlikte yaşayıp aynı çatı altında çalışıyorduk. Keyifliydi. Ama çift olunca da “bu ilişki nereye gidiyor?” sorunsalı başlıyor :)

Daha doğrusu Hindistan’daki göçebe düzen bizi biraz zorladı. Oradaki mevsimsel koşullar turist kafilesini yılın belli zamanlarında güneye Goa’ya, diğer zamanlarda kuzeye yönlendiriyor. Dolayısıyla ana geçim kaynağı turistlerin getirdiği dövizler olan, iş sahipleri de paranın yönünü takip ediyor, kuzeye güneye, kuzeye güneye. Goa mevsimi ve Kuzey mevsimi var göçebelerde. İş sahibi dediysem de hepsi gittikleri yerlerde çoğunlukla sıfırdan başlıyorlar hazırlıklarına. Bambu, ahşap, taş , demir, saz, yaprak, çadır, bez, halat vs. ile kurulan derme çatma yapılar içinde iş yapan insanlardan bahsediyorum.

Yoga okulları, bansuri flüt satanlar, yemek satanlar, restoranlar, pansiyonlar vs. Herkes... Bu göçebe düzene ben Türkiye adımını ve Sri Lanka ya da Nepal’e giderek vize uzatma adımını da ekliyordum ve çok yorucu oluyordu. Partnerimin de Nepalli “azınlık” olması dolayısıyla yaşadığı başka sosyal zorluklar vardı.

Dolayısıyla biz hem yaşayıp hem çalışabileceğimiz alternatif bir yer aramaya başladık. Kamboçya denediğimiz ülkelerden biriydi. Otres’te Yoga dersleri verdim, iyi de gitmişti. Sen de o dönemde gelmiştin Kamboçya’ya. Sana Phnom Phen’de Killing Fields’ i (ölüm tarlaları) görelim dediğimde “hayatım ne işimiz var Killing Fields’de, gel ben seni Living Fields’e (yaşam tarlaları) götüreyim” demiştin :) Kamboçya hikayemi bu notla zirvede bırakmak istiyorum.   

DalyaNews: Şimdi ne yapıyorsunuz, hayatınızdaki dönüşüm nasıl ilerledi? Ne umudunuz ne buldunuz?

Emel Öztürk: Şimdi Türkiye’deyim. Küçük bir Yoga Stüdyosu açtım. Nepalli partnerimle yurt arayışımız bizi, bütün Asya’yı dolaştıktan sonra İstanbul’a getirdi. İlişkimiz bitti ama bu hayat kurma çabasının bana kattığı birkaç hayat doldurmaya yetecek kadar macera, yorgunluk, mutluluk, anı, şarkılar, aşınmış yolların yanında bir de Yoga Stüdyosu var şimdi.

Burada yoga ve meditasyon, mandala çözümleme ve Reiki eğitimleri veriyorum, kendim de eğitimler alıyorum. Türkiye’deki yoga pazarına uyum sağlamaya ve dahil olmaya çalışıyorum:)

Hayatımdaki dönüşüm sarmallar şeklinde devam ediyor. Başladığım yerlere dönüyorum, geçtiğim yerleri başka bir zamandan tanıyor gibi oluyorum. Özellikle pandemi döneminde mecburi bir inziva yaşarken kendimde fark ettiğim şeyler oldu. Öğrendiğim tüm meditasyon tekniklerinin , yoganın, sakin kalmanın, az ve öz olanın kıymetini bilmenin, şükretmenin, huzurun ne demek olduğunu gerçek manada hissettim. Hayatımdaki en büyük kazanımım bu sanırım; hırslarıma kapılıp onların peşinde arayış içinde savrulmadıkça, dışarıda olup bitenden daha az etkileniyorum, hayat daha kolay ve keyifli bir hal alıyor. Bunu ummuştum, bunu bulduğum günlerin sayısı artıyor.

DalyaNews: Türk insanının Yoga’ya olan yaklaşımı nasıl sizce?

Emel Öztürk: Olması gerektiği gibi :) Her yerde olduğu gibi...

Felsefi boyutunu , Yoga’nın nasıl yaşanması gerektiğini tartışmayacağım. Benim gibi başkaları da Yoga felsefesi ile hayatlarının bir döneminde bir şekilde karşılaşmış, çeşitli şekillerde deneyimlemiş, fayda görmüş. Şimdi de farklı motivasyonlarla bunu paylaşıyor. Biz de hep birlikte bu Yoga pozları şovuna maruz kalıyoruz instagramda. Tabi ki pozlar , çünkü başka ne paylaşılabilir ki? Kendi deneyimlerini zihinlerimize ışınlayamaz herhalde bir Yogi...

Bazıları “ben çok faydasını gördüm, siz de mahrum kalmayın” tadında paylaşıyor; diğerleri “bu işte para var, ne olacak ben de yaparım” şeklinde yaklaşıyor; bazıları ise kendi vücudunun yapabildikleri karşısında hayrete düşüyor ve şaşkınlığını, sevincini paylaşıyor; beğeni toplamak, kabul görmek için paylaşıyor...

Kimisi içine doğru çekilip “bunların hepsi boş, ben bırakıyorum bu işleri dağa bayıra gidiyorum” deyip hiç paylaşım yapmıyor. Her çeşit “Yogacı” var. İyi ki de var , çünkü bu bolluk içerisinde bu deneyim ile başkalarının karşılaşabilme ve onu tadabilme ihtimalleri çoğalıyor. Ya da pazarlama terimleriyle konuşacak olursak, pazar büyüdükçe rekabet artıyor, rekabet arttıkça ürün ve hizmet çeşitliliği artıyor, kalite artıyor, fiyatlar düşüyor... Commodity oluyor, yani toplumun her kesimin yararlanabildiği yaygın bir kullanım ürünü haline geliyor. Gelsin. Hatta birçok başka ürün ve hizmette olduğu gibi önce buna zenginler ve toplumun ileri gelenleri erişim sağlıyor. Sonrasında bu durum özendirici bir unsur haline geliyor, moda oluyor, daha alt gelir grubundan kimseler onları taklit etmeye başlıyor, yaygınlaşıyor...

Zaten ancak bu şekilde yaygınlaşırsa seçim yapabiliriz. Yoksa Hindistan’da bir guru varmış, çok iyi şeyler öğretiyormuş ama işte... Ancak bolluk içerisinde ve zamanla herkes kendi filtresini kullanarak sapla samanı ayırmayı, iyiyi kötüyü ayırt etmeyi öğrenebilir.

Bu sebeplerle ben Türk insanının Yoga’ya yaklaşımını değerlendirirken kendi anlayışıma göre beğendiğim ve beğenmediğim pek çok uygulama olduğunu görüyorum ama bu konuda yargı dağıtmak haddime değil , çünkü yoga pazarı hala büyüyor (Küçükçekmece’de benim değmediğim bir sürü insan var mesela). Hem de herkes kendi yolculuğunun neresinde olduğuna göre anlıyor Yoga’yı. Bu durumda kim kime kızabilir ki Yoga’yı benim gibi görmüyor diye, benim durduğum yerde durmuyor ki başkaları...

Günün sonunda iyi bir şey olduğunu da düşünüyorum bu “mantar gibi” büyümenin. 

Tabi ki instagramda yüzlerce yoga pozu görmeden, Buddha gibi kendiliğinden aydınlanmak da mümkün olabilirdi ama belki o zaman bir 3000 sene daha beklememiz gerekebilir.

DalyaNews: Biraz da vejetaryenlik konuşalım. Siz kendi halinde, kesinlikle militan tavırlar takınmayan bir sebze yiyicisiniz. Sizce bazı vegan ve vejeteryanlar neden bağırıp çağırıyor? Kimseyi yargılamıyoruz, fikrinizi merak ediyoruz…

Emel Öztürk: Çok güncel bir örnek olduğu için Pınar Gültekin cinayetini örnek vererek açıklamaya çalışacağım. Ailesi ve polis tarafından bir süredir aranıyordu. Sonra eski sevgilisi , yani bir zamanlar elele göz göze durduğu, sarıldığı yanına uzandığı canının yarısı sevgilisi tarafından öldürüldüğü ve cesedinin yakılıp, bir varile konulduğu, üzerine beton dökülerek gömüldüğü ortaya çıktı.

Hepimiz “bağırıp çağırdık”, sosyal medya profil fotoğraflarımızı siyah beyaza çevirdik. Dikkat çekmeye çalıştık. Daha fazla kadın ölmesin diye belki daha önce hiç adını bile duymadığımız İstanbul Sözleşmesi’ni açtık okuduk, paylaştık. Bildiğimiz ne varsa ortaya döktük, anlaşılabilelim diye daha fazla ikna edici alıntı bulduk. Pınar Gültekin’in sosyal medya paylaşımlarına baktığımızda ise bundan birkaç sene önce onun da bir başka kadın cinayetinin ardından aynı bizimkilere benzeyen paylaşımlar yaptığını gördük. Şu an yazarken bile tüylerim diken diken oluyor. Gerçek şu ki Pınar sen olabilirdin, ben olabilirdim. Bir sonraki Pınar hala sen olabilirsin, ben olabilirim. İşte bu özdeşlik duygusu tüylerimizi ürpertiyor.  Pınar’ın ölümü bize ne kadar yakın geliyorsa , nasıl derimin altında hissediyorsam onun o esnada yaşamış olabileceklerini , bazı vegan ve vejetaryenler belki de her gün bunu hissediyorlardır.

Mesela ineklerin o tüyler ürperten tecavüz, anneden ayrılma anı, lohusa ineğin sütlerinin sağılması, ömürlerini bir kafeste kuluçkada geçiren tavuklar, bıçağın boynundaki soğuk hissi ve akan kanın sıcaklığı.. Bütün bu hislerin kendi bedenlerindeki yansımasıyla , bir daha olmasın, bir cana daha kıyılmasın diye “bağırıp çağırıyor” olamazlar mı?

Pınar Gültekin’in arkasından yaptığımız paylaşımlar için birileri bana “yeter artık abartmayın, doğanın kanunu bu, güçlü olan zayıfı her zaman ezer” diyebilir mi? 

O zaman asıl soru şu, hangi canlar için bağırıp çağırmak haklı? Hangi hayatlar gözden çıkarılabilir? Hangimizin yaşamaya daha fazla hakkı var? Kendime bu soruyu sormaya dahi çekiniyorum. Cevabımı duymaktan korkuyorum.

DalyaNews: Kendi yolunu çizmeye bir süredir niyetli okurlarımıza neler söylersiniz?

Emel Öztürk: Ben işten ayrılacağımı paylaşıp fikir danıştığımda henüz ne yöne gideceğimi bilmiyordum. Herkes bana “İyi düşündün mü? Bak iyi düşün... bir daha düşün” dedi ama ne düşünmem gerektiğini kimse söylemedi. O yüzden ben pratik tavsiye vermek istiyorum, üstü kapalı konuşmayacağım.

Bir - İşten ayrılmayı düşünenler varsa öncelikle maddi olarak kendilerini geçiş döneminde idare edebilecekleri bir finansal kaynak yaratsınlar. Ya işten ayrılmadan yeni bir iş bulsunlar, ya birikim yapsınlar, ya günü kurtaracak yarı-zamanlı bir iş tutsunlar, kira getirisi edinsinler ya da paraya dönüşebilen bir yetenek öğrensinler, tamircilik, bahçıvanlık ya da her ne ise ... Ama işi bıraktığın anda birkaç ay yetecek kadar paran garantilenmiş olsa iyi olur.

İki - Mevcut koşulları ne olursa olsun birazcık daha azıyla yetinmeye alıştırsınlar kendilerini ve bunu ödev gibi yapsınlar. Ellerine geçen paranın üçte birini yok saysınlar ve birikime atsınlar. Çünkü herkesin alışmış olduğu kendi standartlarında bu %30 luk fark aşırı hissedilen bir fark olmayacaktır (bakınız Türkiye’de eriyen para... o şekilde düşünün, zam gelmiş de artık bir adet eksik alacaksınız). Örneğin 70 liralık bir serpme kahvaltı ile 100 liralık bir serpme kahvaltı arasında çok bir fark yoktur. Bu şekilde kendini disipline sokmak, ilk önce nelerden vazgeçebiliyorlar, onu göstermesi açısından da iyi bence.

Üç - Gerçek dünyada hayat memat meselesi olabilecek, herkesin işine yarayan zanaatlar öğrensinler. Bu yılki pandemi, 99’da yaşanan büyük deprem ve daha nice felaket aslında hep böyle uyarılarla dolu... Hani evler yıkılsa, elin kolun bağlansa, internet kesilse, Rusya doğalgazı kesse, evde ocak yanmasa, elektrik olmasa... ne yer, ne içersin, ısınmayı temizliği nasıl halledersin? Tek başına hayatta kalmak için ne biliyorsun? Paranın geçmediği bir günde kendi ellerinle öz kaynaklarınla ne yapabilirsin?

Son olarak Dört – Her gün şükret, sahip oldukların için ve sahip olmayarak yükünden muaf tutuldukların içim şükret! Şükür zenginliğini arttırır. Namaste :)

Sessiz Kahramanlar 3: HAR'S GARDEN

Sessiz Kahramanlar 2: VIVIDERM & IWIN INSANI

Sessiz Khramanlar 1: COCO BEACH & Vivira Mufrida




Editör: Janset Berzeg

Bu haber 505 defa okunmuştur.


İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER TURKISH NEWS Haberleri

YUKARI YUKARI